11 Kasım 2007 Pazar

10 KASIM :(


ATAMIZI SAYGIYLA ANIYORUZ..

12 Ekim 2007 Cuma

2 kişilik dünya..

Davetiyeler odalar ve localar 2 kişilik..
Ya tek gidersin bi koltukta..
Ya biletler 2 kişilik..
Ya tek kişiliktir bi yatak ..
Ya yalnz yatılmaz 2 kişilik..
Ya tek taraflıdır bi aşk..
O da severse 2 kişilik..
Başka kaç kişiyi seversen sev ..
Bir sevda yalnız 2 kişilik..
Hele başbaşa bi akşamda..
Masalar hep 2 kişilik..
Peki sen kimsin dediler bana ..
Dedim 3. tekil kişilik..
Peki dostluk varmı dünyada ..
Dedim dünya 2 kişiilik..
Çocuktuk çoktuk oysa ..
Çok üzgünüm şimdilik..

11 Ekim 2007 Perşembe

Kişi başına düşen milli utanç kaç dolar?

SOLDAKİ, Zehra.

Sağdaki, Güneş.

*

14 vatan evladıyla birlikte şehit düşen onbaşı Kasım’ın bebeleri.

*

Emzikli Zehra’nın çoraplarına bakın...

Ve, Güneş’in ayaklarına./_newsimages/4239122.jpg

*

Kişi başına düşen milli gelirimiz, 5 bin 400 dolar olduğuna göre...

Zehra’nın 5 bin 400 doları var.

Güneş’in de...

Şehit babalarının 5 bin 400 doları.

Annelerinin 5 bin 400 doları.


Ne etti?

21 bin 600 dolar.

*


Yıllık geliri 21 bin 600 dolarlık bir ailenin fotoğrafıysa bu...

Yarın sabah, ilk iş, bugüne kadar eleştirdiğim herkesten özür dileyip, mesleği bırakıyorum.

Yok değilse...

Utanmalısınız kardeşim.

Utanmalısınız.


--Yılmaz ÖZDİL'in 12 ekim 2007'deki yazısı--

22 Eylül 2007 Cumartesi

roman mı?şu çingene olanlar mı?:)


bugün şunu farkettim.her yeni romana başladığımda bir önceki romanı özlüyorum.konusundan karakterlerine kadar herşeyi.bundan önceki kitaptada böyle olmuştu.acaba her seferinde konusu biraz daha kötü,ne bileyim insanı cezbetmeyen romanlar seçmemden olabilir mi?ama öyle olsa her seferinde olmaz.yoksa her seferinde daha kötüye mi gidiyorum,nedir? :) belki de romana tam adapte olup, artık içinde yaşamaya başladığımda romanın bitiyor olmasındandır.ama şu da var ki roman bir an önce bitsin istiyorum.başka konular üzerine romanlar okumakta insanı cezbediyor.güzel bir filmin bitimine üzülüp, yeni filmler görme arzusu duymak gibi.ama bu iyi bişey bu kadar yakınmamak gerek.en azından insanın içinde bir istek oluşuyor.şu ana kadar ne insanlar gördüm,nelerle övünen.mesela lisede bi çocuk vardı,adam hayatında hiç roman okumamış olmakla övünüyordu.aslında bu yazdıklarıma bakılıp benim çok roman okuyan bi insan olduğum sonucu çıkarılmasın.değilim.ayda 400-500 sayfalık bi romanı anca bitiririm.çok çoşarsam 2 roman biter ama bu nadirdir.mesela avrupa yakasında aslının babasının bir bölümde söylediği söz hala aklımda.şöyle bişey demişti: "biz kızımızı amerikalarda okuttuk.haftada en az bir roman,kitap bitirir." demişti.amerikada çocuk okutmayı bilemiyecem ama bi roman insana çok şey katıyor.hani derler ya "bi kitap okudum hayatım değişti".yoksa öbür türlü gerçektende insan bi odundan farksız oluyor.ruhsuz, duyarsız,aslında duyarlı olduğunu sanan ama yine de duyarsız.mesela bir tanıdığım var.seçimlerde akp nin kötü olmasından chp nin daha duyarlı olmasından dem vuruyordu.çeşitli köşe yazarlarını okuduğunu falan söyler ve bunlarla övünürdü.1-2 sini bende okuyordum o köşe yazarlarından.seçimler oldu chp iktidar olamadı, verdiği tepki direkt olarak baykal ın yetersiz olduğunu söylemek oldu.hatta çek git dedi.buradan anlıyorum ki o insan köşe yazarı okuyorum diyor ama boş gözlerle,okumuş olmak için okuyor.baykal ın kim olduğunu, zamanında cumhuriyet adına neler yaptığını bilmeyen biri olduğu meydana çıkıyor.baykal da da suç yok mu?var.ama sadece baykal değil.oyunu 1 kutu erzağa satan insana kadar herkesin suçu var.--uf konu nereye geldi--neyse işte kitap okumak önemli :) insanın sağlıklı düşünmesini,hayatının idaresini, etrafındaki ondan daha salak kişilere bırakmaktan kurtarır.(etrafının kontrolüyle hayatına devam eden,mutsuz birkaç insan tanıyorum da:) )
son olarak, Cem Yılmaz ın da dediği gibi
"insanları sevelim,kitap en iyi arkadaştır." ;)

...................................................... M.COŞKUN (ben)

14 Eylül 2007 Cuma

Ben Nasıl Büyük Adam Olucam...



Görmezdim önümü görmezdim

Okudum yıllarca hep okudum

Okumaktan boynumu büktüm yoruldum


Bilmezdim adımı bilmezdim

Aradım her şehirde aradım

Koştum dere tepe aştım dolaştım

Kimin uğruna....

Ne uğruna.......


Herkes köşesini kapmış,iyi ama

Ben nası büyük adam olucam

Bir tek seni bana çok gördü dünya

İyiler bu savaşı kaybetmiş

Peki ben nası büyük adam olucam

Kötü olmak seni geri getirirmi acaba...

Sevmezdim okulu sevmezdim

Okudum yıllarca hep okudum

Okumaktan boynumu büktüm yoruldum

Bilmezdim oyunu bilmezdim

Denedim her şekilde denedim

Denemekle olmadı zaten yenildim

Kimin uğruna......

Ne uğruna.........


Herkes köşesini kapmış,iyi ama

Ben nası büyük adam olucam

Bir tek seni bana çok gördü dünya

İyiler bu savaşı kaybetmiş

Peki ben nası büyük adam olucam

Kötü olmak seni geri getirir mi acaba...

Ben nası büyük adam olucam

12 Eylül 2007 Çarşamba

Evlerinin Önü Boyalı Direk


Yoruma gerek yok.Sadece dinleyin... :)

9 Eylül 2007 Pazar

9 Eylül...




PUNTA’da bayram vardı...

Yunan ordusu, Pasaport’tan karaya çıkmış, İzmir Metropoliti Hrisostomos, "evlatlarım, ne kadar Türk kanı içerseniz, o kadar sevaba girersiniz" diyerek, yere kapanmış, ilk ayak basan Yunan albayının çizmelerini öpüyordu.

İnce, uzun boylu, siyah takım elbiseli bir delikanlı fırladı ortaya, aniden... Elinde revolver! Bastı tetiğe, trak trak trak... Efsun Alayı’nın etekli sancaktarı, karpuz gibi düştü atının sırtından, karpuz gibi... Bir panik, bir telaş... Anladılar ki, tek kişi! Sarıverdiler etrafını, ilk süngüyü iman tahtasına sapladılar, sonra neresine denk gelirse, orasına... Şehit olmuştu, Hasan Tahsin.

Henüz 30’unda.

İstanbul Hükümeti, "bu tür şayialara ehemmiyet vermeyin" diyordu, hálá...

"Teori ile pratiğin kesiştiği insan" ise kararını vermişti... "Vakit tamam" dedi, "Anadolu’ya geçiyoruz..."

*

Böyle başladı macera.

*

Ateşten gömleği giymişti ulus... Aktı gitti, aylar yıllar, kanlar canlar... Takvimler 30 Ağustos 1922’yi gösterdiğinde, yer gök yarılırken, şöyle yazıyordu hatıra defterine Yüzbaşı Kanellopulos, "Türk topçusu susmuyor, titreyerek güneşin batmasını bekliyoruz."

Batmasını beklediği güneş, doğuyordu aslında... Çıktı bir kayanın üzerine Mustafa Kemal, vınlayan kurşunlara aldırmadan, haykırdı karanlığa, "Eyy Hacıanesti nerdesin! Gel de kurtar ordularını!"

Kudurmuştu Ali Kemal...

Kin kusuyordu gazete köşesinden, "bu millici mahluklar kadar, başları ezilmek ister yılanlar hayal edilemez... Düşmanlar, onlardan bin kere iyidir!"

*

O "mahluk"lardan biriydi, İzmirli süvari teğmen Yıldırım. 18’inde... Yaralı ve 40 derece ateşli olmasına rağmen, hastaneden kaçıp cepheye koşmuş, bugün kendi adını taşıyan Küçükköy İstasyonu’nu almaya çalışırken, düşmüş, bahçesine gömülmüştü...

Yıldırım son nefesini verirken, 30 kadar Yunan askeri girdi, savunmasız Kuzuluk Köyü’ne... Gözleri bir kıza takıldı. 15’inde... "Taze incir gibi" dediler, sırıtarak... Korktu Fatma, kaçtı, evine kapandı, kapıyı kilitledi. Omuzladılar. Açılmadı. "Yakalım" dediler... "Evi yakalım, kız nasıl olsa çıkar..." Verdiler ateşe. Alev alev. Çıkmadı kardeşim...

Çıkmadı.

*

Teğmen Şevket, Uşak’tan geçiyordu o sırada...

Sakarya’da şehit olan Yüzbaşı Basri’nin anneciği yakaladı kolundan... "Basrim nerde?" diye sordu. İçi çekildi Şevket’in... "Arkadan geliyor" dedi. Söylemedi gerçeği... Söyleyemedi.

Ve ömrünün sonuna kadar unutamadı bunu, "kendimi asla affetmedim" diye yazdı anılarında...

*

İstanbul’daki işgal kuvvetleri komutanı General Charpy, öfkeden deliye dönmüştü... Yırttı elindeki haritayı, fırlattı. "Bu hızla yarın İzmir’e girerler" dedi. İnanamıyordu. 250 bin kişilik devasa ordu, hayalet gibi çıkıp, bir ordan bir burdan dalan, kılıçlarıyla hızar gibi biçen Fahrettin Altay komutasındaki Türk süvarisi tarafından lokma lokma bölünmüştü... Dile kolay, 14 günde, 400 kilometre!

Kaçıyordu Yunan...

Ecel peşlerinde.

*

Ve, 9 Eylül.

Hava mis... Çiçekler açıyordu İzmir’in dağlarında.

Bornova’dan boşaldılar, aşağı doğru, dört nala... Bugünkü Kahramanlar’a geldiler, ödenecek bedel vardı daha... İkinci Tümen Dördüncü Alay’dan Konyalı Mehmet, Akşehirli Hakkı, Avanoslu Ahmet... Düştüler oracıkta. İlk giren süvari olma "şerefi" de Yüzbaşı Şeref’e nasip oldu. İzmirli soyadını aldı sonra... Yunanlılar, çil yavrusu gibi Karaburun’a, Çeşme’ye kaçışırken, minarelerden ezan sesleri yükseliyordu, hiç olmadığı kadar coşkuyla...

Şeref gitti, Hasan Tahsin’in düştüğü yere, Hükümet Konağı’nın alnı kabağına dikti al sancağı! Yüzbaşı Zeki, kışlayı yıllar sonra yeniden Türk Kışlası yaparken; Asteğmen Besim, Kadifekale’ye varmıştı bile...

Allah bize o günü göstermişti.

*

Belkahve...

Mustafa Kemal, oradaydı.

Seyrediyordu İzmir’i.

İşgal edildiği gün, bir ulusun Kurtuluş Savaşı’nı başlatan... İşgali bittiği gün, o ulusun Kurtuluş Savaşı’nı bitiren İzmir’i.

Seyrediyordu.

Ağır ağır karardı hava... Kavuniçi bir top gibi gömüldü Körfez’e güneş, usuuul usul.

"Biliyor musun İsmet" dedi...

"Bir rüya görmüş gibiyim..."

Karabasanla başlayan, mucizeyle biten bir rüya...

3 yıl 3 ay 22 gün süren macera, sona ermişti.

Zaferle.

Nif’te kendisi için hazırlanan bağevine gitti... Tek kat, taş, penceresiz, gaz lambasının cılız ışığıyla aydınlatılan, buram buram Ege kokan, bağevine... Etrafında efeler. Yorgundu. Çok yorgun. Kadınlarımız, ellerinden öpmeye kalktılar. İzin vermedi. Yemek getirdiler. Yemedi.

Cigara çıkardı.

Bi kahve istedi.

*

Sonra...

*

Türk bankasını Yunan bankasına satmakla övünen partinin, bir mensubu çıktı... Mustafa Kemal’in orada şekerli kahve istediğini anlatarak, "şekerli kahveyi i...ler içermiş" dedi.

Katıla katıla güldü.

*

Bakıyoruz 22 Temmuz’a...

Çok gülen olmuş bu fıkraya İzmir’de.

Ne diyelim...

Cümleten hayırlı fener "alayları" dilerim!

Yılmaz ÖZDİL-09 Eylül 2007'deki yazısı