31 Temmuz 2007 Salı

bilge ile adam

Bir bilge birgün yollarda kuzeye doğru giden bir adamla karşılaşır. Sorar ona; "Yolculuk nereye?" . "Güneydeki Wu-dan şehrine."

bilge:

-iyi ama yolun yanlış

adam:

- olsun benim atlarım gayet kuvvetlidir

bilge:

-ama yolun yanlış

adam:

- olsun erzağım çok

bilge:

- ama yolun yanlış

adam:

- olsun yeterince çok param var

bilge:

- atların ne kadar kuvvetli, erzağın ne kadar çok ve paran ne kadar fazla olursa wu-dan şehrinden o kadar uzaklaşacaksın çünkü yolun yanlış

konfiçyüs

30 Temmuz 2007 Pazartesi

Kral ve Yüzük

Kral birgün ülkesindeki bilgeleri toplar ve der ki: "Ey bilgeler benim bir derdim var ve her kim bu derde bir deva bulursa katımda muteber birisi olacaktır. Derdim şu: Ben her ne vakit bir hüzün yaşasam bir daha üzerime güneş doğmayacakmış gibi üzülüyorum. Sanki bir daha mutluluk bana uğramayacakmış gibi oluyorum ve her ne vakit bir sevinç yaşasam; bu sevinç hiç yok olmayacakmış, bitmeyecekmiş gibi geliyor ve ardından gelen hüzün beni daha bir sarsıyor." Bilgelerden bir bilge krala bir yüzük yapar ve verir. " Ey kral üzüldüğün ve sevindiğin anlarda bu yüzüğe bak.Umarım derdine çare olacaktır."Kral yüzüğü alır ve bilgenin dediği gibi yapar. Gerçekten rahatsızlığına çare olur. Yüzüğün üstünde bir cümle vardır ve aslında bu cümle dünyanın en eskimez hikmetidir:
"BU DA GEÇER"

29 Temmuz 2007 Pazar

kurabiye hırsızı

Bir gece kadının biri bekliyordu havaalanında. Daha epeyce zaman vardı uçağın kalkmasına. Havaalanındaki dükkandan bir kitap ve bir paket kurabiye alıp, buldu kendisine oturacak bir yer. Kendisini kitabına öyle kaptırmıştı ki; ama yine de yanında duran adamın olabildiğince cüretkar bir şekilde aralarında duran paketten birer birer kurabiye aldığını gördü, ne kadar görmezden gelse de.

Bir taraftan kitabını okuyup, bir taraftan kurabiyesini yerken, gözü saatteydi; kurabiye hırsızı yavaş yavaş tüketirken kurabiyelerini. Kulağı saatin tiktaklarıdaydı; ama yine de engelleyemiyordu tiktaklar sinirlenmesini. Düşünüyordu kendi kendine, kibar bir insan olmasaydım, morartırdım şu adamın gözlerini!

Her kurabiyeye uzandığın da adam da uzatıyordu elini. Sonun da pakette tek bir kurabiye kalınca, bakalım şimdi ne yapacak? dedi kendi kendine.

Adam yüzünde asabi bir gülümsemeyle uzandı son kurabiyeye ve böldü kurabiyeyi ikiye. Yarısını kurabiyenin atarken ağzına, verdi diğer yarısını kadına. Kadın kapar gibi aldı adamın elinden ve aman Tanrım ne cüretkar ve ne kadar kaba bir adam, üstelik bir teşekkür bile etmiyor! Anımsamıyordu bu kadar sinirlendiğini hayatında.

Uçağın kalkacağı anons edilince bir iç çekti rahatlamayla. Topladı eşyalarını ve yürüdü çıkış kapısına, dönüp bakmadı bile kurabiye hırsızına.

Uçağa bindi ve oturdu rahat koltuğuna, sonra uzandı bitmek üzere olan kitabına. Çantasına elini uzatınca, gözleri açıldı şaşkınlıkla. Duruyordu gözlerinin önünde bir paket kurabiye! Çaresizlik içinde inledi, bunlar benim kurabiyelerimse eğer; ötekiler de O'nundu ve paylaştı benimle her bir kurabyesini! Özür dilemek için çok geç kaldığını anladı üzüntüyle, kaba ver cüretkar olan KURABİYE HIRSIZI KENDİSİYDİ İŞTE!...

27 Temmuz 2007 Cuma

İki Çeyrek Uçuşu...

Küçük bir çocuğun hevesi ile düşmedim bu hikayenin ardına ben. Günlerce bekledim içimdeki duyguların tam olarak oluşması için ve gözlemledim çevremde olup bitenleri, hikayemi süslemek, farklı duyguları yansıtabilmek için. Sekiz gecemi uykusuz geçirdikten sonra, beyaz bir kağıdın saflığına sattım kalemimi ve ilk birkaç satırı yazdım. Bekledim. Tekrar okudum yazdıklarımı. Olgunlaşamadığımı anladım ve üzerini çizdim yazdıklarımın. Bir sekiz geceye daha ihtiyacım olduğunu düşündüm, saatler iki çeyreği gösterirken, balkondaki kanepeye oturdum ışıkları kapadım ve gözlerimi kapadım. Düşüncelerimi kaybetmek ve en ücra köşelere saklanmış fikirleri bulmaya çalışıyordum. Sessizliği yaşamak değildi amacım bir şimşek çakışı gibi gelmeliydi fikirler aklıma ve ben yazmalıydım, daha doğrusu kafamdaki hikayeyi beyaz kağıt saflığına aktarabilmeliydim.

Gözlerimi iyice yumdum, yüzümü sıktım. Ondan geriye doğru sayacak ve gözlerimi açtığımda her şey değişecekti, yavaş yavaş saydım, bitmesini çabuk istediğim bir süre idi ama yavaşça geçmeliydi, bir daha geri dönüşü olmamalıydı.

Her taraf karanlıktı, sokak lambalarına bir şey olmuştu sanki hepsi birden mi bozulmuştu acaba? Neden hiçbiri yanmıyordu. Hiç görmediğim şekilde boştu evin önündeki yol. Arabalar nereye gitmişti. Her taraf değişmişti sanki, ne kadar hızlı olmuştu bu değişim.

Çok uzaklarda, gözümün gördüğü en uç noktada bir beyaz ışık gördüm. Gitgide büyüyen bir ışık. Bana doğru gelen bir ışık, süzüle süzüle gelen bir küçük serçenin yansıması gibi esrarengiz bir ışıktı bu çünkü her taraf karanlıktı ve yansımanın oluşması için gerekli olan hiçbir koşul yoktu. Bana doğru geldi serçe, balkon duvarıma kondu, ayak parmağında bir küçük kağıt parçası vardı. Ayağını bana doğru kaldırdı ve ben kağıdı aldım, açtım ve okudum.

“hayal etmek istiyorsan çok fazla şeye ihtiyacın yok, düşüncelerini arındır her şeyden yeter…”

Ne demekti bu cümle, benim düşüncelerim yeterince arınmış değil mi? Ne engel oluyor hayaller diyarında dolaşmama, farklı bir iklim kuşağında yaşamanın ne anlama geldiğini tahmin edemem değil mi? O zaman neyi arındıramıyorum ben düşüncelerimde, neyi çıkaramıyorum acaba… Elimdeki kağıdı bir kere daha okudum…

“hayal etmek istiyorsan çok fazla şeye ihtiyacın yok, düşüncelerini arındır her şeyden yeter…”

Serçe bana bir şeyleri göstermek ister gibiydi, bir şeyleri anlatmaya çalışıyordu bu belliydi ama konuşamıyordu. Fakat illa ki konuşmaya gerek yoktu ki anlatmak için, sebep ki bana gösterebilirdi. Ve gösterdi de. Kağıdı aldığım ayaklarını gösteriyordu bana, tutmamı istiyordu. Tuttum da. Bir anda ayaklarımı yerden kesti. Yavaşça beni balkondan havaya uçurdu. İnanamıyordum. Yıllardır hep izlediğim yürüdüğüm caddeler altımda bir su akıntısı gibi görünüyordu. Çok farklı idi dünya yukarıdan, her şey çok küçüktü, minicikti. Biz gitgide uzaklaştık o kalabalık beton yığınlarından, yükseldik yükseldikçe hızlandık. Önce binalar ardından yollar yok oldu. Etrafımız genişlemişti ve güneşin ışıkları görünmeye başlamıştı. Dalga dalga parça parça yükseliyordu güneş ışıkları her biri farklı bir taşa çarpıyordu önce kırılıp başka bir taşın ardına düşüyordu. Yemyeşil düzlüklerin üzerinden geçiyordum sonra, gözümün aldığı her taraf yeşildi, altımda ceylanlar koşuyordu bir taraftan bir beyaz tavşan hızla kaçıyordu bir başka tarafa. İçinde idim zamanın, bir adım dışında kalmıştım şehir denen yıkıntıların…

Peki bitti mi şimdi…

Hayır…

"Tekinsiz yakalanmıştım çocuk

Karanlık aşikardı belki ama

Ben hazır değildim daha

İki çeyrek bileti elimdeydi ama

Tek başıma çıkamazdım ki bu yola…."

Fark etmedim bile çok uzaklarda olduğumu, çok yükseklerde sanıyordum kendimi ama uzun yeşil düzlükler üstünde yavaşça süzülerek iniyordum aşağılara. Göz alabildiğince uzanan yeşillikler ve uzaklarda gözüme çarpan ahşap evler gibi ağaçlar, çok uzun ve heybetli görünüyorlardı yukarıdan. Nasıl bir hayalin içerisinde olduğumu düşünüyordum nerelere gidecektim acaba ve daha çok sürecek miydi bu yolculuk. Ben bu düşünceler içerisinde iken ayaklarımın yere değdiğini hissettim. Gökyüzündeki rüzgar kaybolmuştu çimenlerin hışırtısı geliyordu kulaklarıma. Adımlarımla kendimi dengelemeye çalışsam da ilk defa uçuyordum ve bu iniş benim için bir ilkti ve düzgün inemedim yüzüm yeşil (daha önce hiç basılmadığını düşündüğüm) toprakların üzerine gelecek şekilde düştüm…

- Sanırım çok heyecanlı bir yolculuk geçirdin.

Bu ses nereden geliyordu. Ben nerede olduğumun şokunu atlatamamıştım daha ki, ikinci bir şok başlıyordu. Tamam anladım diye düşündüm içimden, balkonda uyuyakalmıştım ve olmayacak düşünceler sarmıştı beni ve şimdi arkadaşım gelip uyandırmaya çalışıyordu. Şimdi gözlerimi açacağım ve tüm bunlar kaybolacaktı. Keşke uyanmasam…

- Kafanı kaldırıp benimle konuşacak mısın? Hey yerde yatan insan, neden konuşmuyorsun?

Kulaklarım yanlış işitiyor herhalde…

Kafamı kaldırdım ve karşımda bana doğru bakan bir çift göz gördüm. Bir insana benzemiyordu. Elleri ve ayakları ilk bakışta gözüme çarptı, çok büyüktüler. Sonra saçları ve sakalları vardı. Siyaha yakın bir renkte idi ama tam siyah değildi. Kendimi toparlamaya çalışarak ve karşımda duran şeye(ne olduğunu düşünerek) bakarak ayağa kalktım. Daha ben ağzımı açmaya teşebbüs etmeden tekrardan konuştu…

- İlk gelenler hep bu şekilde iniyorlar. Aslına bakarsan dostum Miniktüy iyi bir yolculuk arkadaşıdır.(anlam veremediğim bir gülümseme vardı suratında) neden aval aval bakıyorsun suratıma, yoksa sen…

- Burası neresi?

İlk ağzımdan çıkanlar bunlar olmuştu.

- Burası hayalsiz yaşayan insanların asla giremeyeceği bir yer, mutluluk diyarı.

- Ben nasıl geldim buraya?

- Seni dostum Miniktüy getirdi buraya. Fakat şeyi soruyorsan, biraz önce dediğim gibi hayalsiz insanların asla giremeyeceği bir yerdesin.

- Yani bu benim hayalim mi?

- Tabi ki hayır sen sadece bu toprakların içerisine gelen bir konuksun. Senin hayallerin buraya gelmeni sağladı.

- Nasıl yani?

- Niçin buraya ilk defa gelenler hep bu soruları soruyor ve neden her ilk geleni ben karşılamak zorunda kalıyorum.

Sen mutluluk diyarındasın, mutluluk diyarına sadece mutlu olmayı düşünen ve hala daha küçücükte olsa yüreğinde sevgi tohumu kalan insanlar gelebilir. Şimdi soracaksın bana peki herkes gelebilir mi diye? Cevabı çok kolay;

Yapman gereken bir tek şey var, saatler iki çeyreği gösterdiğinde gözlerini kapa ve mutlu olabileceğin bir şeyi düşün, eğer düşüncen güçlü ise dostum Miniktüy seni buraya getirir.

- Hiçbir şey anlamadım.

- Önemli değil, anlamanı düşünmüyordum zaten. Herkes senin gibi, buraya kazayla gelirler. Benim anlattıklarımdan da bir şey anlamazlar. Fakat bu önemli değil nasıl olsa çok yakında anlarsın.

- Nasıl yani çok yakında anlarım?

- Hep burada durup seninle bu şekilde konuşacağımı mı düşünüyorsun yoksa? Hadi toparlan biraz da gidelim, görmen gereken daha bir sürü şey var ve seni bekleyenler…

Yok yok, inanmamalıyım herhalde bunlar gerçek olamaz. Hadi ama açayım şu gözlerimi artık, benim düşündüğüm hikaye bu şekilde bir şey değildi.

Düşünceler içerisinde idim ben fakat karşımda duran şey yanıma geldi ve kocaman elleri ile benim kalkmama yardım etti. Sonra da önüme geçip yürümeye başladı. Ben arkasından gidemiyordum. Durdu, arkasına döndü ve:

- hadi ama yürü biraz.

- Bir şey sorabilir miyim?

- Şimdiye kadar sorduğun gibi şimdiden sonra da sorabilirsin, benim görevim senin sorularını yanıtlamak ve seni mutluluk diyarı hakkında bilgilendirmek.

- Sen nesin ya da kimsin?

- Bu soruyu daha önce bekliyordum. Ben Araf’ım görevimde mutluluk diyarına gelmeye çalışan her kese yardım etmek. Sen ve senin gibiler ister ben ve benim gibiler de yardım eder buraya gelmenize. Buraya geldikten sonra da mutluluk diyarında olduğun sürece seninle birlikteyim.

- Yani senin gibi daha çok var burada.

- Bütün işleri benim yaptığımı mı düşünüyordun yoksa? Tabi ki burada çok yaşayan var. Biz Araflar yeni gelenlerin yolculuklarını kontrol eder ve bunları düzenleriz.

- Bana bir çimdik atar mısın?

- O nedir?

- Kolumu sıktırmak gibi birşey.

- Burada yaşayanlara zarar verecek hiçbir şey yapılmaz, yapamam.

- Fakat ben nerede olduğuma hala daha inanamıyorum.

- Bu sorun değil biraz daha bekle. Birazdan inanacaksın, seni ikna edecek birine gidiyoruz.

Yeşil çimenler üzerinde önde Araf ardında ben koşar adım yürüyorduk, fakat ben hala daha nerede olduğumun farkında değildim. Bir rüyanın içerisinde idim ve bu rüya birazdan bitecekti, uyanacaktım. Uçarken gördüğüm ağaçlara doğru yaklaştık, kocaman gövdeli ağaçlara doğru yürüyorduk. Tepemizde öten kuşların sesleri geliyordu, çok tatlı bir şarkı havasında idi ve burnuma gelen çok hoş kokular vardı.

Nerede olduğumu bilmiyordum ama burası çok güzeldi…

"Yırtık pırtık bir hikaye olsun buda

Eksiği olsun diğerlerinden ama

Fazlası olmasın…

Eşleştirilmedik şıklar boş kalsın

Önemli değil

Bir elinde çocukluğun diğerinde pamuk şekerin

Olsun…

Önemli değil

Bu okuduğun

Yırtık pırtık bir hikaye olsun…"

Bir biri ardına gizlenmiş ağaçlar. Her biri birbirinin kopyası, ne kayısı ne elma ne de daha başka, kocaman yaprakları ve kocama dalları var. Gövdelerinden bahsetmeme gerek yok sanırım. Kuş sesleri sonra, farklı türden fakat birbiri içerisinde ayırt edilemeyen yüzlerce farklı kuş sesi ve yerde ağaç kenarlarında birmiş çok farklı çiçekler…

- Bu çiçekleri başka hiçbir yerde göremezsin.

- Neden?

- Çünkü sadece mutluluk diyarında yetişirler de ondan. Dünya onlar için çok kirli ve karanlık.

- Adları nedir?

- İlk gülücük.

- İlk gülücük mü?

- Evet. Ne zaman sizin dünyanız da bir çocuk mutlu olsa ve yüzünde bir daha oluşmayacak şekilde bir gülücük oluşursa, mutluluk diyarında onun için bir ilk gülücük çiçeği çıkar.

- Çok güzel benim adıma da çıkan bir ilk gülücük çiçeği de var mı burada, varsa bulabilir miyiz?

- Aslında evet var ama daha sonra görmen çok daha güzel olur.

- Neden şimdi değil de daha sonra?

- Çünkü ilk gülücük çiçekleri çocuğun o ilk gülücüğü ile çıkar topraktan ve o gülücüğün sürdüğü sürece açar. Gülücük çocuğun yüzünde olduğu sürece ondan beslenir. Fakat ne zaman ki çocuk üzülür ve gülücük oluşmazsa yüzünde ilk gülücük çiçeği de besin kaynağını alamaz olur ve solmaya başlar.

- Tekrar gülerse çocuk, tekrardan açar mı Araf?

- Kaybolan gülücüklerin geri gelmesi çok zor olur ama, evet eğer tekrardan eskisi gibi mutlu olabilirse çocuk ilk gülücük çiçeği de tekrardan açar.

- O zaman benim çiçeğim soldu mu?

- Hayır tam olarak değil. Fakat daha öncesinde görmen gereken daha başka şeyler var.

Kafamı çevirdiğim her noktada güneşin ışıklarını görüyordum. Tek bir taraftan yansımıyordu sanki her taraftan geliyordu ışıklar. Birkaç tane garip hayvan gördüm yanımdan koşarak geçen, bir tanesi bir tavşana benziyordu bembeyazdı. Koşarak hızlı bir şekilde kaçtı benim onu izlediğimi fark edince. Fakat düşündüğüm zaman, benim için buradaki en farklı yaratığın Araf olduğunu anladım. Kocaman el ve ayaklı ve benim boyumda, yürüyor konuşuyor ama insan değil. Sanırım bir hayvanda değil.

- Şu karşıdaki akan şelaleyi görüyor musun?

- Kırmızı renkte olan mı?

- Evet o.

- Nedir o, suya bir şey mi karışıyor.

- Evet, kan. Ölen masum çocukların kanı karışıyor.

- Nasıl yani, burada kimsenin haksızlığa uğramadığını söylediniz?

- Evet burada kimse haksızlığa uğramaz, ya dünya da.

- Dünya

- Evet, dünya da ne zaman bir çocuk öldürülse ve kanı akıtılsa bu ırmak kan rengine döner, ağlar. Yaşam ırmağının çıkışıdır orası.

- Peki bir şey yapılamaz mı çocukların ölmemesi için? Elinizden gelen hiçbir şey yok mu?

- Hayır biz hiçbir şeye karışamayız orası sizin dünyanız ve orayı düzeltecek olan sizlersiniz.

Niçin diye bir soruyu soramamıştım dahi. Çocuklar öldürülüyordu dünyada. Savaş denen bir şey vardı ve anladığım kadarıyla Araf bana bu konudan da bahsedecekti ama yaşam ırmağını çok fazla dillendirmeden ve konuşmadan yürüdü.

Aklımda kalmıştı yaşam ırmağı ama ilk gülücük çiçekleri gibi değildi. Her ağacın dibindeydi ilk gülücük çiçekleri kendini fark ettiriyordu ve ben bana ait olanı görmek istiyordum. Bir yandan da önümde hızlı adımlarla yürüyen Araf a yetişmeye çalışıyordum tabiî ki. Kocaman ayak izleri bırakıyordu çimenler üzerinde, benimkilerin üç katı büyüklükte…

Biraz daha yürüdükten sonra, bir ağacın önünde durdu Araf ve benim gelmemi bekledi. Etrafımda ilk defa gördüğüm o kadar çok farklı şey vardı ki onlara bakmaktan çok gerisinde kalmıştım Araf’ın.

- Burası mutluluk diyarındaki görevimi bitirdiğim nokta. Buradan ileriye bensiz devam edeceksin.

- Nasıl olur Araf. Ben sensiz nasıl giderim, nereye giderim.

- Mutluluk diyarında kimse yolunu kaybetmez. Buraya gelirken iki çeyrek uçuşunu yakaladığın gibi burada da gideceğin yolu, şeklini bulursun.

- Peki sen neden gelmiyorsun.

- Benim görevim seni alıp buraya kadar getirmekti. Buradan sonrası için görevli değilim. Hem merak etme ileride seni bekleyen başka biri daha var… Hadi şu büyük ağacın ortasındaki boşluğa doğru yürü şimdi…

"Yürürüm bir koyu karanlığa

Nereye varacağımı bilmeden

Ve

Aldırmadan yalnızlığıma

İçimden gelen bir ses var

Beni çeken bir his

Gidiyorum yalnız

Gidiyorum sonu olmayan bir yolda…"

Etrafımı saran ağaçlar ve arkamdan bakan iki büyük göz olduğunu düşünüyorum. Yürüdüm Araf’ın gösterdiği ağaca doğru on kadar adım attıktan sonra ardıma dönüp baktığımda ise beni izleyen büyük bir çift göz yoktu, yalnızdım.

İyice yaklaşmıştım artık Araf’ın gösterdiği ağaca. Ancak sığabileceğim bir kovuğu vardı. Halinden belliydi buradaki en yaşlı ağaçlardan biriydi. İyice yaklaştım ve tam adımımı kovuğa atacağım sırada;

- Mutluluk diyarına hoş geldiniz.

Diye bir ses duydum, ayağımı geri çektim ve etrafıma baktım ama ne Araf vardı yanımda ne de görebildiğim başka bir canlı. Tek başıma idim görebildiğim kadarı ile bu kocaman ormanda. Tekrardan kovuğa doğru yöneldim.

- Mutluluk diyarına hoş geldiniz.

- Kimsin sen?

- Efendim ben koca ağaç, mutluluk diyarındaki geçiş kovuklarından sadece biriyim.

- Yani sen bir ağaç mısın?

- Teknik olarak evet ağacım.

- Ben ağaçların konuşamadığını düşünüyordum.

- Efendim burası mutluluk diyarı ve burada ilk defa karşılaşacağınız çok fazla şey var, sanırım benim konuşmam sizi çok şaşırtmamış olmalı sizi buraya kadar Araf getirdi değil mi?

- Evet. Çok haklısınız sevgili ağaç, özür dilerim koca ağaç.

- Mutluluk diyarına hoş geldiniz efendim, kovuktan geçebilirsiniz.

Üçüncü defa kovuktan geçebilmek için hareket ettim ve hızlı bir şekilde kendimi koca ağacın içerisine bıraktım. Kovuğun içerisine girmem ile çıkmam bir anda oldu, ne olduğunu anlayamadan ben, koca ağacın diğer tarafından çıkmıştım fakat etrafımdaki her şey değişmişti, şimdi gözlerimin önünde kocaman bir şato ve on metre kadar önümde beni bekleyen uzun boylu zayıf bir adam vardı, bana doğru bakıyordu.

Yürüdüm, uzun boylu zayıf adama doğru yürüdüm. Yanına yaklaştığımda ilk olarak onun konuşmasını bekledim.

- Araf ile buraya gelirken hiç sorun yaşadınız mı?

- Hayır ama hala daha tam olarak ne olduğunu anlamış değilim.

- Mutluluk diyarındasınız.

- Nedir bu mutluluk diyarı?

- Mutluluk diyarı, kötü ruhların asla bulamayacağı ve zarar veremeyeceği, kötülüklerden uzak, yerini sade iyiliği düşünen insanların bildiği bir diyardır. Buraya gelinebilecek tek bir yol vardır ve siz o yolu kullanarak gediniz, yani iki çeyrek uçuşu.

- Fakat niçin ben?

- Çünkü koşulları sağladınız ve buraya gelmek istediniz.

- Buraya gelen sadece ben değil mi?

- Tabi ki sadece siz değilsiniz. Siz son seferle gelen konuklarımızdan sadece birisiniz.

- Bu zamana kadar niçin haberim olmadı?

- Çünkü gerekli şartlar şimdi sağlandı efendim. İsterseniz içeri geçelim, bizi bekleyenler var.

Sol tarafa döndü ve bana eliyle yolu gösterdi. Kocaman bir şatoya gidiyordu gösterdiği yol. Nerede olduğumu düşünüyordum fakat artık bunun bir düş olmadığının da farkındaydım. Bu kadar uzun olamazdı hiçbir düş ve benim hayallerimin, benim kurgumun çok üstünde bir şey di bu. Sonunu görmek istemiyordum, ben daha başlangıçtaydım ve basamakları teker teker çıkacaktım. Yürüdüm, koca şatoya doğru yürüdüm ve arkamdan biraz önce konuştuğum uzun boylu zayıf adam da geldi.

Kapının eşiğine geldiğimde durdum. Uzun boylu zayıf adam kapının sol tarafına doğru yürüdü onunla birlikte yürüyecekken bana durmamı söyler gibi bir hareket yaptı. Olduğum yerde bekledim. Kapının yanına gitti ve yanındaki kolu aşağı doğru çekti, kapı yavaşça açıldı. Uzun boylu zayıf adam açık kapının yanında bekleyerek bana içeri girmemi işaret etti. Bir o kadar şaşkın bir o kadar heyecanlı halde açılan kapıdan geçtim ve şatoya girdim…

"İçinde yalan olan hayatların uzağına

Adanmış bir hikaye olsun bu,

Kimi yerlerinde saklı gerçekler

Kimi yerlerinde söylenmemiş yalanlar içersin.

Bir varmış hep varmış

Cinsinden anlatıla gelsin yıllarca…"

İhtişamı ile gözlerimi kamaştıran, devasa bir yapıydı karşımda duran. Bir kapı açılmıştı önümde, girişi el emeği her halinden belli olan desenlerle süslenmiş, kapının üstünde anlayamadığım bir şeyleri ifade eden şekiller vardı. Bir kuş kanatlarını açmış ve arkasında bir şeyi saklıyor, etrafta ise binlerce göz figürü var.

Kapı üzerinde resmedilenleri düşünerek içeri girdim. Ardımdan kapandı kapı. Uzun boylu zayıf adam ise yanımda yürüyordu. Düz bir koridordan geçiyorduk. Duvarlarda portreler vardı. Hiç konuşmadık ben etrafımdaki resimlerle ilgilenirken uzun boylu zayıf adam elinde tuttuğu anahtarla ilgileniyordu. Koridorun sonuna gelmiştik. Sağ tarafta beyaz bir halı ile kaplanmış başka koridor uzuyordu, sol tarafta ise bir kapı vardı. Uzun boylu zayıf adam bana sağ taraftaki yoldan ilerlememi gösterdi eli ile.

- Peki siz benimle gelmeyecek misiniz?

- Ben bu kapıdan geçmek zorundayım. Merak etme ileride seni bekleyenler var.

- Kimler bekliyor beni.

- Senin görmek istediğin kişiler.

Uzun boylu zayıf adamın yüzünde oluşan gülümseme içimi rahatlatmıştı fakat ben hala daha nerede olduğumu bilmemenin kuşkusu içindeydim. Bir düş gibi değildi bu gördüklerim fakat gerçekte olamazdı. Bir kuşun kanadına tutunarak yapılan bir yolculuk ve ardından anlam veremediğim çok farklı olaylar. Neredeydim ben? Düşüncesi içerisinde uzun boylu zayıf adamın gösterdiği yönde beyaz halının üzerinde yürümeye başladım.

Çok uzun bir yolculuk olmadı, çok kısa bir süre zarfında halının sonuna gelmiştim ve önümde bir kapı duruyordu. Acaba açmalı mıydım? Düşünmeden alimi kapı koluna götürdüm ve yavaşça kapı kolunu aşağı bastırdım. Yağlanmamış bir kapının çıkardığı bir sesle yavaşça açıldı kapı ve kendimi geniş bir odanın eşiğinde buldum.

Bir oda, yüksek tavanlı ve geniş iç hacimli. Duvarlarında farklı büyüklükte portreler, el yapımı. Tavan ise el işi süslemeli, dışarıda gördüğüm kapı süslemelerinden çok daha karmaşık ve çok daha gösterişli. Odanın ortasında bir masa var, oval şekilde ve etrafında koltuklar bulunuyor. Koltuklarda oturan onlarca insan var ve gözleri benim üzerimde. İlk anda odanın verdiği ihtişam duygusu ile üzerime çakılan bakışları fark etmemiştim fakat şimdi kafamı kaldıramıyordum ve ne yapacağımı bilemez bir halde kapının eşiğinde bekliyordum. Niçin bana bakıyorlardı? İçeri girmeliydim fakat adım atamıyordum olduğum yerde çakılıp kalıştım. Bu yolculukta yaşadığım en kötü zamanı yaşıyordum. Geçmiyordu zaman takılıp kalmıştı ve ne yapacağımı düşünemeyerek öylece birilerinin yardımıma gelmesini bekliyordum. Bir ayak sesi duydum, eşiğinde durduğum kapının diğer tarafından, bir el benim tam olarak açmadığım kapıyı tuttu ve açtı. İşte karşımda tekrardan o vardı. Araf, onu gördüğüme o kadar çok sevinmiştim ki. Burada tanıdığım tek insandı sanki.

- Araf, biz neredeyiz?

- Efendim mutluluk diyarı tanışma salonundasınız. Fakat ben Araf değilim. Ben tanışma salonu görevlisiyim. Buyurun yeriniz hazır. Sizi bekliyorduk.

Boş bir koltuk gösterildi bana ve oturdum. Ben koltuğa oturduktan hemen sonra masa da oturan en aşlı kişi ayağa kalktı ve:

- mutluluk diyarı tanışma görüşmesinin başlamış olduğunu bildirmekten onur duyarım. İşte huzurunuzda mutluluk diyarı tanışma görüşmesi sorumlusu Hapas…

bu anonsun ardından, benim içeri girdiğim kapıdan uzun boylu zayıf adam girdi ve en baştaki koltuğa doğru hızlı adımlarla yürüdü.

- Mutluluk diyarının değerli konukları. Sizleri yalandan ve kötülüklerden uzak, doğruluk ve kardeşliğin ve en önemlisi mutluluğun baş tacı edildiği bu toplantıda görmekten gurur duyuyorum. İki çeyrek yolculuğu ile buraya geldiniz ve hepiniz şimdiye kadar ne olduğuna anlam veremediniz. Bilinmedik gözleri üzerimde hissediyorum fakat inanın bana bu toplantının ardından niçin burada olduğumuzu ve mutluluk diyarına niçin geldiğinizi çok iyi anlayacaksınız…

İki çeyrek uçuşunu düşündüm aklımdan. Sekiz gece önce ilk adımımı atmıştım oysa fakat sonu gelememişti. Şimdi neresindeyim? İki çeyrek yolculuğu neyin başlangıcı idi? Nelere son nokta olacaktı?

25 Temmuz 2007 Çarşamba

Kar Tanesi


Kar tanesi vurdu beni,
Yakar inceden inceye…
Şu yaralı yüreğime,
Akar inceden inceye…


Rabbim süsle Sen özünü,
Baldan tatlı et sözünü.
Mehtap görse gül yüzünü,
Bakar inceden inceye…

Sümbül açmış saçlarında,
Şimşekler var uçlarında,
Şu gönlümün burçlarında,
Çakar inceden inceye…

Kara gözlüm kaşın hilâl,
Zülüflerin olmuş dal dal,
Allâhım bu nasıl bir hâl,
Döker inceden inceye…

Leylî’ye can ey asil kız!
Gözlerinden çağlar yıldız,
Sende kalınca aklımız
Çıkar inceden inceye…

Şükran IŞIK

24 Temmuz 2007 Salı

Aşk Vurgunu

Sevdanın ateşi sînemi yakar,
Rûhumu kavurur haralar beni.
Durmaz çeşmim yaşı, sel olur, akar,
Taştan taşa çalıp paralar beni.

Akıp durur zaman, coşkun çay gibi,
Aşk vurgunu gönül, deli tay gibi,
Hicran ömrü gerer, tıpkı yay gibi,
Candan ayrı koyup aralar beni.

Bu firâkın bana kastı ne? Bilsem!
Ferhat olup, aşk uğruna dağ delsem!
Açıktır gözlerim cânansız ölsem,
İster bin kurşunla vuralar beni.

Kirpiği ok, kaşı yay mı, keman mı?
Endam hûri-nigâr, gözler ceylan mı?
Ah mı kalır mihmânında aman mı?
Aklım baştan alıp duralar beni.

Terk-i diyar gurbet elde oturur,
Kendin gelmez, selâmını yetirir,
Ecel değil bu hasretlik bitirir,
Vakitsiz çullara saralar beni.

Yürek neye yarar, sevgi olmazsa,
İlâhî hikmetten bir pay almazsa,
Bu esrik Niyazkâr yâri bulmazsa,
O gün topraklara karalar beni!

Köksal CENGİZ

21 Temmuz 2007 Cumartesi

İşte Lost Türkiye



Dizinin Adı:Kurban’ın Kurbanları
  • Yönetmen:Taylan Biraderler
  • Yapımcı:Osman Yağmurdereli
  • Müzik:Yalnızlığımın Adasında Bitirdim Benliğimi

Kazazedeler

Jack: Nejat İşler

Kate: Berrak Tüzünataç

Sawyer: Kıvanç Tatlıtuğ

John Locke: Mazhar Alanson

Hurley: Ata Demirer

Mr. Eko: Pascal Nouma

Jin: İlhan Mansız

Sun: Ayumi Takano

Sayid: Mehmet Ali Nuroğlu

Shannon: Pınar Altuğ

Charlie: Özgür Çevik

Boone: Berk Hakman

Ana Lucia: Doğa Rutkay

Claire: Seçkin Piriler

Desmond: Birol Ünen

Michael: Steve Kompela

The Others (Diğerleri)

Benjamin Linus: Halit Ergenç

Juliet: Özge Özberk

Alexandra Rousseau: Melisa Sözen

Ethan Rom: Timuçin Esen

Kısaca Konu

Dokuz günlük Kurban Bayramı tatilini fırsat bilip, “Şöyle bir Amarika’ya gidelim de görelim neymiş, hem ucuz bilet de bulduk, ne duruyoruz o zaman!” düşüncesiyle “Okyanus Havayolları”na ait “831 nolu” uçuşa doluşan Türkler, uçağın Atlantik Okyanusu üzerinde infilak etmesiyle kendilerini bir anda ıssız bir adada bulurlar.

SSK Okmeydanı Acil Servis doktorlarından Jack de (N. İşler) bu yolcular arasındadır ve gözlerini adada açması ile gaipten gelen “Doktor Jack, Doktor Jack acilen sahile bekleniyorsunuz.” sesini duyması bir olur. Hızla sahile koşan (ve dizinin ilerleyen bölümlerindeki geri-dönüşlerde Aliye isimli eski aşkıyla hüzünlü ayrılışını izleyeceğimiz) Dr. Jack, “anam anam” feryatlarıyla inleyen yolcularla karşılaşır ve olaylar gelişir.

Dizi ilerledikçe adanın hiç de öyle ıssız bir yer olmadığı ve bu adada zamanında (Sorosçu olmakla suçlanan) Dharma Vakfı ile TUBİTAK’ın ortak çalışmalar yürüttüğü ortaya çıkar. Bu çalışmalar adanın manyetik dengesini bozmuş ve yönlerin tespit edilemez hale gelmiştir. Bu da başta ada imamı Mr. Eko (Nouma) olmak üzere, çoğunluğun moralini feci halde bozar. (Bkz. Bölüm 8 “Kıble Nerede Be Hacım?”)

Sayısal’da gizemli sayılar “3 5 8 31 40 41” rakamlarına oynayıp paranın gözüne koyan Hurley’in (A.Demirer) ada hakkında sürekli söylediği “Abi ben burayı biliyorum, Acun’un adası burası, Survivor Türkiye Yunanistan da burada çekildiydi.” cümlesi ve John Locke’un (M. Alanson) burnuna sürekli gelen kaşarlı tost kokusu da adanın gizemini arttırır. Nitekim yolcular bu adada yalnız olmadıklarını anlayacaklar ve olaylar gelişecektir.

Diziden Notlar


Hurley hiç de haksız değildi aslında; dizinin çekimleri için Survivor adaları kullanılmıştı. Fakat senaristlerin bunu neden diziye de yerleştirdikleri, dizideki binlerce meçhuliyet gibi, halen yanıtsız.

Dizinin web sitesine gelen izleyici soruları arasında “Abi onca adam –affedersiniz ama- nasıl def-i hacet gideriyorlar?”ın yoğunlaşması üzerine, yapımcı Osman Yağmurdereli “Her taraf deniz, biraz açılıyorlar.” açıklamasında bulundu. Bu açıklamaya Prof. Dr. Orhan Kural büyük tepki gösterdi ve yapımcıyı çevreyi koruma hususunda kötü örnek olmakla suçladı.

Yapım ekibinin dizinin başlaması şerefine verdiği mangal partisi esnasında, etrafa sıçrayan kıvılcımların birkaç palmiyeyi tutuşturması ise sadece çevrecilerden değil, Panama Hükümeti’nden de tepki gördü.

“Oyuncular arasındaki iletişimden bize de ekmek çıkar nasılsa” düşüncesiyle bir tekne tutup adaya çıkartma yapmaya niyetlenen magazin muhabirleri, teknelerinin yakıtı bitip, bir de üstüne fırtınaya yakalanınca, onbeş gün boyunca okyanusta mahsur kaldılar. Uzun süren aramalar sonucu bulunan magazinciler, kendilerini bulan geminin küpeştesini öperken, muhabirlerden biri “Allahım dualarımızı kabul etti, biz de ona verdiğimiz sözü tutacağız ve bir daha Pınar Altuğ’a yaklaşmayacağız, sevgilisine de ‘Küçük Afacan’ demeyeceğiz” dedi.

Dizinin senaryosu ilk düşünüldüğünde adaya düşen uçağın yerine, şarampole yuvarlanan otobüsten kurtulan yolcular fikri üzerine durulmuş. Özellikle de bütçe endişeleri nedeniyle oluşan bu düşünceden, yapımcının “düşürün uçağı da namımız yürüsün, buluruz bir yerden kredi” sözleriyle vazgeçilmiş.

Yine yapım aşamasında reddedilen fikirlerden birisi, düşen uçaktan bir mafya babası, bir emniyet görevlisi ve bir politikacının sağ çıkması ve diziye “derin devlet”in de olaya katılmasıymış.

Dizide her şeyin gerçekçi olmasını isteyen yönetmenler, animasyon kutup ayılarını gerçekçi bulmadıkları için, Türkiye’den harbi ayı getirtmişler; fakat çingene eğitimli bu ayıların sürekli oynamaya ve bayılma numarası yapmaya kalkmaları üzerine animasyon ayılara mecburi dönüş yapmışlar.

Acun Ilıcalı’nın “Abi hazır adadayken bir Survivor Kazazede-The Others çekelim mi?” teklifi de reddedilmiş.

(Yazarın notu: Yazı, içerik açısından sözlükteki entrylerden farklı olsa da, yazının yazılmasına ilham olan Ekşi Sözlük yazarlarına teşekkür ederim.)

(İlk Yayın: Akşam)