11 Kasım 2007 Pazar
12 Ekim 2007 Cuma
2 kişilik dünya..
Davetiyeler odalar ve localar 2 kişilik..Ya tek gidersin bi koltukta..
Ya biletler 2 kişilik..
Ya tek kişiliktir bi yatak ..
Ya yalnz yatılmaz 2 kişilik..
Ya tek taraflıdır bi aşk..
O da severse 2 kişilik..
Başka kaç kişiyi seversen sev ..
Bir sevda yalnız 2 kişilik..
Hele başbaşa bi akşamda..
Masalar hep 2 kişilik..
Peki sen kimsin dediler bana ..
Dedim 3. tekil kişilik..
Peki dostluk varmı dünyada ..
Dedim dünya 2 kişiilik..
Çocuktuk çoktuk oysa ..
Çok üzgünüm şimdilik..
11 Ekim 2007 Perşembe
Kişi başına düşen milli utanç kaç dolar?

Sağdaki, Güneş.
*
14 vatan evladıyla birlikte şehit düşen onbaşı Kasım’ın bebeleri.
*
Emzikli Zehra’nın çoraplarına bakın...
Ve, Güneş’in ayaklarına.
*
Kişi başına düşen milli gelirimiz, 5 bin 400 dolar olduğuna göre...
Zehra’nın 5 bin 400 doları var.
Güneş’in de...
Şehit babalarının 5 bin 400 doları.
Annelerinin 5 bin 400 doları.
Ne etti?
21 bin 600 dolar.
*
Yıllık geliri 21 bin 600 dolarlık bir ailenin fotoğrafıysa bu...
Yarın sabah, ilk iş, bugüne kadar eleştirdiğim herkesten özür dileyip, mesleği bırakıyorum.
Yok değilse...
Utanmalısınız.
22 Eylül 2007 Cumartesi
roman mı?şu çingene olanlar mı?:)

bugün şunu farkettim.her yeni romana başladığımda bir önceki romanı özlüyorum.konusundan karakterlerine kadar herşeyi.bundan önceki kitaptada böyle olmuştu.acaba her seferinde konusu biraz daha kötü,ne bileyim insanı cezbetmeyen romanlar seçmemden olabilir mi?ama öyle olsa her seferinde olmaz.yoksa her seferinde daha kötüye mi gidiyorum,nedir? :) belki de romana tam adapte olup, artık içinde yaşamaya başladığımda romanın bitiyor olmasındandır.ama şu da var ki roman bir an önce bitsin istiyorum.başka konular üzerine romanlar okumakta insanı cezbediyor.güzel bir filmin bitimine üzülüp, yeni filmler görme arzusu duymak gibi.ama bu iyi bişey bu kadar yakınmamak gerek.en azından insanın içinde bir istek oluşuyor.şu ana kadar ne insanlar gördüm,nelerle övünen.mesela lisede bi çocuk vardı,adam hayatında hiç roman okumamış olmakla övünüyordu.aslında bu yazdıklarıma bakılıp benim çok roman okuyan bi insan olduğum sonucu çıkarılmasın.değilim.ayda 400-500 sayfalık bi romanı anca bitiririm.çok çoşarsam 2 roman biter ama bu nadirdir.mesela avrupa yakasında aslının babasının bir bölümde söylediği söz hala aklımda.şöyle bişey demişti: "biz kızımızı amerikalarda okuttuk.haftada en az bir roman,kitap bitirir." demişti.amerikada çocuk okutmayı bilemiyecem ama bi roman insana çok şey katıyor.hani derler ya "bi kitap okudum hayatım değişti".yoksa öbür türlü gerçektende insan bi odundan farksız oluyor.ruhsuz, duyarsız,aslında duyarlı olduğunu sanan ama yine de duyarsız.mesela bir tanıdığım var.seçimlerde akp nin kötü olmasından chp nin daha duyarlı olmasından dem vuruyordu.çeşitli köşe yazarlarını okuduğunu falan söyler ve bunlarla övünürdü.1-2 sini bende okuyordum o köşe yazarlarından.seçimler oldu chp iktidar olamadı, verdiği tepki direkt olarak baykal ın yetersiz olduğunu söylemek oldu.hatta çek git dedi.buradan anlıyorum ki o insan köşe yazarı okuyorum diyor ama boş gözlerle,okumuş olmak için okuyor.baykal ın kim olduğunu, zamanında cumhuriyet adına neler yaptığını bilmeyen biri olduğu meydana çıkıyor.baykal da da suç yok mu?var.ama sadece baykal değil.oyunu 1 kutu erzağa satan insana kadar herkesin suçu var.--uf konu nereye geldi--neyse işte kitap okumak önemli :) insanın sağlıklı düşünmesini,hayatının idaresini, etrafındaki ondan daha salak kişilere bırakmaktan kurtarır.(etrafının kontrolüyle hayatına devam eden,mutsuz birkaç insan tanıyorum da:) )
son olarak, Cem Yılmaz ın da dediği gibi
"insanları sevelim,kitap en iyi arkadaştır." ;)
14 Eylül 2007 Cuma
Ben Nasıl Büyük Adam Olucam...
Görmezdim önümü görmezdim
Okudum yıllarca hep okudum
Okumaktan boynumu büktüm yoruldum
Bilmezdim adımı bilmezdim
Aradım her şehirde aradım
Koştum dere tepe aştım dolaştım
Kimin uğruna....
Ne uğruna.......
Herkes köşesini kapmış,iyi ama
Ben nası büyük adam olucam
Bir tek seni bana çok gördü dünya
İyiler bu savaşı kaybetmiş
Peki ben nası büyük adam olucam
Kötü olmak seni geri getirirmi acaba...
Sevmezdim okulu sevmezdim
Okudum yıllarca hep okudum
Okumaktan boynumu büktüm yoruldum
Bilmezdim oyunu bilmezdim
Denedim her şekilde denedim
Denemekle olmadı zaten yenildim
Kimin uğruna......
Ne uğruna.........
Herkes köşesini kapmış,iyi ama
Ben nası büyük adam olucam
Bir tek seni bana çok gördü dünya
İyiler bu savaşı kaybetmiş
Peki ben nası büyük adam olucam
Kötü olmak seni geri getirir mi acaba...
Ben nası büyük adam olucam
12 Eylül 2007 Çarşamba
9 Eylül 2007 Pazar
9 Eylül...

PUNTA’da bayram vardı...
Yunan ordusu, Pasaport’tan karaya çıkmış, İzmir Metropoliti Hrisostomos, "evlatlarım, ne kadar Türk kanı içerseniz, o kadar sevaba girersiniz" diyerek, yere kapanmış, ilk ayak basan Yunan albayının çizmelerini öpüyordu.
İnce, uzun boylu, siyah takım elbiseli bir delikanlı fırladı ortaya, aniden... Elinde revolver! Bastı tetiğe, trak trak trak... Efsun Alayı’nın etekli sancaktarı, karpuz gibi düştü atının sırtından, karpuz gibi... Bir panik, bir telaş... Anladılar ki, tek kişi! Sarıverdiler etrafını, ilk süngüyü iman tahtasına sapladılar, sonra neresine denk gelirse, orasına... Şehit olmuştu, Hasan Tahsin.
Henüz 30’unda.
İstanbul Hükümeti, "bu tür şayialara ehemmiyet vermeyin" diyordu, hálá...
"Teori ile pratiğin kesiştiği insan" ise kararını vermişti... "Vakit tamam" dedi, "Anadolu’ya geçiyoruz..."
*
Böyle başladı macera.
*
Ateşten gömleği giymişti ulus... Aktı gitti, aylar yıllar, kanlar canlar... Takvimler 30 Ağustos 1922’yi gösterdiğinde, yer gök yarılırken, şöyle yazıyordu hatıra defterine Yüzbaşı Kanellopulos, "Türk topçusu susmuyor, titreyerek güneşin batmasını bekliyoruz."
Batmasını beklediği güneş, doğuyordu aslında... Çıktı bir kayanın üzerine Mustafa Kemal, vınlayan kurşunlara aldırmadan, haykırdı karanlığa, "Eyy Hacıanesti nerdesin! Gel de kurtar ordularını!"
Kudurmuştu Ali Kemal...
Kin kusuyordu gazete köşesinden, "bu millici mahluklar kadar, başları ezilmek ister yılanlar hayal edilemez... Düşmanlar, onlardan bin kere iyidir!"
*
O "mahluk"lardan biriydi, İzmirli süvari teğmen Yıldırım. 18’inde... Yaralı ve 40 derece ateşli olmasına rağmen, hastaneden kaçıp cepheye koşmuş, bugün kendi adını taşıyan Küçükköy İstasyonu’nu almaya çalışırken, düşmüş, bahçesine gömülmüştü...
Yıldırım son nefesini verirken, 30 kadar Yunan askeri girdi, savunmasız Kuzuluk Köyü’ne... Gözleri bir kıza takıldı. 15’inde... "Taze incir gibi" dediler, sırıtarak... Korktu Fatma, kaçtı, evine kapandı, kapıyı kilitledi. Omuzladılar. Açılmadı. "Yakalım" dediler... "Evi yakalım, kız nasıl olsa çıkar..." Verdiler ateşe. Alev alev. Çıkmadı kardeşim...
Çıkmadı.
*
Teğmen Şevket, Uşak’tan geçiyordu o sırada...
Sakarya’da şehit olan Yüzbaşı Basri’nin anneciği yakaladı kolundan... "Basrim nerde?" diye sordu. İçi çekildi Şevket’in... "Arkadan geliyor" dedi. Söylemedi gerçeği... Söyleyemedi.
Ve ömrünün sonuna kadar unutamadı bunu, "kendimi asla affetmedim" diye yazdı anılarında...
*
İstanbul’daki işgal kuvvetleri komutanı General Charpy, öfkeden deliye dönmüştü... Yırttı elindeki haritayı, fırlattı. "Bu hızla yarın İzmir’e girerler" dedi. İnanamıyordu. 250 bin kişilik devasa ordu, hayalet gibi çıkıp, bir ordan bir burdan dalan, kılıçlarıyla hızar gibi biçen Fahrettin Altay komutasındaki Türk süvarisi tarafından lokma lokma bölünmüştü... Dile kolay, 14 günde, 400 kilometre!
Kaçıyordu Yunan...
Ecel peşlerinde.
*
Ve, 9 Eylül.
Hava mis... Çiçekler açıyordu İzmir’in dağlarında.
Bornova’dan boşaldılar, aşağı doğru, dört nala... Bugünkü Kahramanlar’a geldiler, ödenecek bedel vardı daha... İkinci Tümen Dördüncü Alay’dan Konyalı Mehmet, Akşehirli Hakkı, Avanoslu Ahmet... Düştüler oracıkta. İlk giren süvari olma "şerefi" de Yüzbaşı Şeref’e nasip oldu. İzmirli soyadını aldı sonra... Yunanlılar, çil yavrusu gibi Karaburun’a, Çeşme’ye kaçışırken, minarelerden ezan sesleri yükseliyordu, hiç olmadığı kadar coşkuyla...
Şeref gitti, Hasan Tahsin’in düştüğü yere, Hükümet Konağı’nın alnı kabağına dikti al sancağı! Yüzbaşı Zeki, kışlayı yıllar sonra yeniden Türk Kışlası yaparken; Asteğmen Besim, Kadifekale’ye varmıştı bile...
Allah bize o günü göstermişti.
*
Belkahve...
Mustafa Kemal, oradaydı.
Seyrediyordu İzmir’i.
İşgal edildiği gün, bir ulusun Kurtuluş Savaşı’nı başlatan... İşgali bittiği gün, o ulusun Kurtuluş Savaşı’nı bitiren İzmir’i.
Seyrediyordu.
Ağır ağır karardı hava... Kavuniçi bir top gibi gömüldü Körfez’e güneş, usuuul usul.
"Biliyor musun İsmet" dedi...
"Bir rüya görmüş gibiyim..."
Karabasanla başlayan, mucizeyle biten bir rüya...
3 yıl 3 ay 22 gün süren macera, sona ermişti.
Zaferle.
Nif’te kendisi için hazırlanan bağevine gitti... Tek kat, taş, penceresiz, gaz lambasının cılız ışığıyla aydınlatılan, buram buram Ege kokan, bağevine... Etrafında efeler. Yorgundu. Çok yorgun. Kadınlarımız, ellerinden öpmeye kalktılar. İzin vermedi. Yemek getirdiler. Yemedi.
Cigara çıkardı.
Bi kahve istedi.
*
Sonra...
*
Türk bankasını Yunan bankasına satmakla övünen partinin, bir mensubu çıktı... Mustafa Kemal’in orada şekerli kahve istediğini anlatarak, "şekerli kahveyi i...ler içermiş" dedi.
Katıla katıla güldü.
*
Bakıyoruz 22 Temmuz’a...
Çok gülen olmuş bu fıkraya İzmir’de.
Ne diyelim...
Cümleten hayırlı fener "alayları" dilerim!
Yılmaz ÖZDİL-09 Eylül 2007'deki yazısı
14 Ağustos 2007 Salı
Baba Unutur..
Dinle oğlum: Bunları sen küçük ellerinden biri çenenin altında yumruk olmuş, sarı saçların terden ıslanmış, alnına yapışmış bir halde uyurken söylüyorum. Odana gizlice, tek başıma girdim.Sadece birkaç dakika önce, kütüphanede oturmuş gazetemi okurken, güçlü bir pişmanlık dalgası her tarafımı sardı. Suçluluk içinde kalkıp, yatağının başucuna geldim.
Düşündüklerim şunlardı oğlum: Sana kızmıştım. Okula gitmek için hazırlanırken, yüzünü havluyla şöyle bir sildin diye sana bağırmış, ayakkabılarını temizlemediğin için seni azarlamıştım. Eşyalarını yere attığın için öfke içinde haykırmıştım.
Kahvaltıda da hata buldum. İçeceklerini etrafa sıçrattın, yiyeceklerini alel acele yedin. Dirseklerini masaya koydun, ekmeğine tereyağını çok kalın bir tabaka halinde sürdün. Sen oynamak, ben de trene yetişmek için çıkarken, bana döndün, elini salladın ''Güle güle baba'' dedin. Ben ise irkildim ve
''omuzlarını dik tut'' cevabını verdim.
Öğleden sonranın geç saatlerinde herşey yeniden başladı. Eve gelirken seni dizlerinin üstünde eğilmiş, misket oynarken gördüm. Çoraplarında delikler vardı. Seni arkadaşlarının önünde, benimle eve gelmeye zorlayarak aşağıladım. Çoraplar çok pahalıydı ve eğer parası senin cebinden çıkıyor olsaydı, daha dikkatli olurdun. Bir düşün oğlum, bunlar bir babanın lâfları.
Daha sonra, ben kütüphanede okurken, gözlerinde acı dolu bir bakışla nasıl çekingen çekingen içeri girdiğini hatırlıyor musun? Gazetenin üstünden, rahatsız edilmiş olmanın verdiği sıkıntıyla sana baktığımda, kapıda durakladın. Ben ise ''ne istiyorsun'' diye kükredim.
Hiç birşey söylemedin ama aceleyle bana doğru koştun, kollarını boynuma dolayıp beni öptün. Küçük kolların Tanrı'nın yüreğine yerleştirdiği, sana yaptıklarımın bile solduramadığı o büyük sevgiyle boynumu sıkıyordu. Sonra koşa koşa merdivenlerden çıkıp gittin.
Evet oğlum, bundan hemen sonra gazetem ellerimden kaydı ve müthiş bir korku her yanımı sardı. Adetlerim bana neler yaptırıyor? Hata bulma adetim, azarlama adetim. Sana bir çocuk olduğun için verdiğim ödül bu mu? Seni sevmediğimden değil ama bir çocuktan çok fazla şey beklemiştim. Seni kendi ölçütlerimle değerlendirmeye kalkıyordum.
Oysa karakterinin o kadar iyi o kadar güzel yanları vardı ki. Küçük yüreğin, dağların ardından söken şafak kadar büyüktü. Ve bunu gelip bana iyi geceler öpücüğü vererek gösterdin. Bu akşam başka hiçbir şeyin önemi yok oğlum. Karanlıkta yatağının başucuna geldim ve utanç içinde diz çöktüm.
Bu çok yetersiz bir af dileme çabası. Bunları sana sen uyanıkken söylersem anlamayacağını biliyorum. Ama yarın gerçek bir baba olacağım. Seninle dost olacak, sen acı çektiğinde bende çekecek, sen güldüğünde ben de güleceğim. İçimden kötü sözler etmek geldiğinde dilimi ısıracağım.
Sonra kendime hep şu sözleri söyleyeceğim:O sadece bir çocuk, küçük bir çocuk.
Korkarım seni sanki bir yetişkinmişsin gibi gördüm. Ama şimdi seni yatağında dertop olmuş, yorgun, uyurken görüyorum da oğlum, hâlâ bir bebek olduğunu anlıyorum. Daha dün başını omzunun üstüne koyduğun anneciğinin kucağındaydın. Senden çok fazla şey bekledim, çok fazla...
31 Temmuz 2007 Salı
bilge ile adam
Bir bilge birgün yollarda kuzeye doğru giden bir adamla karşılaşır. Sorar ona; "Yolculuk nereye?" . "Güneydeki Wu-dan şehrine." bilge:
-iyi ama yolun yanlış
adam:
- olsun benim atlarım gayet kuvvetlidir
bilge:
-ama yolun yanlış
adam:
- olsun erzağım çok
bilge:
- ama yolun yanlış
adam:
- olsun yeterince çok param var
bilge:
- atların ne kadar kuvvetli, erzağın ne kadar çok ve paran ne kadar fazla olursa wu-dan şehrinden o kadar uzaklaşacaksın çünkü yolun yanlış
konfiçyüs
30 Temmuz 2007 Pazartesi
Kral ve Yüzük
Kral birgün ülkesindeki bilgeleri toplar ve der ki: "Ey bilgeler benim bir derdim var ve her kim bu derde bir deva bulursa katımda muteber birisi olacaktır. Derdim şu: Ben her ne vakit bir hüzün yaşasam bir daha üzerime güneş doğmayacakmış gibi üzülüyorum. Sanki bir daha mutluluk bana uğramayacakmış gibi oluyorum ve her ne vakit bir sevinç yaşasam; bu sevinç hiç yok olmayacakmış, bitmeyecekmiş gibi geliyor ve ardından gelen hüzün beni daha bir sarsıyor." Bilgelerden bir bilge krala bir yüzük yapar ve verir. " Ey kral üzüldüğün ve sevindiğin anlarda bu yüzüğe bak.Umarım derdine çare olacaktır."Kral yüzüğü alır ve bilgenin dediği gibi yapar. Gerçekten rahatsızlığına çare olur. Yüzüğün üstünde bir cümle vardır ve aslında bu cümle dünyanın en eskimez hikmetidir:"BU DA GEÇER"
29 Temmuz 2007 Pazar
kurabiye hırsızı
Bir gece kadının biri bekliyordu havaalanında. Daha epeyce zaman vardı uçağın kalkmasına. Havaalanındaki dükkandan bir kitap ve bir paket kurabiye alıp, buldu kendisine oturacak bir yer. Kendisini kitabına öyle kaptırmıştı ki; ama yine de yanında duran adamın olabildiğince cüretkar bir şekilde aralarında duran paketten birer birer kurabiye aldığını gördü, ne kadar görmezden gelse de.
Bir taraftan kitabını okuyup, bir taraftan kurabiyesini yerken, gözü saatteydi; kurabiye hırsızı yavaş yavaş tüketirken kurabiyelerini. Kulağı saatin tiktaklarıdaydı; ama yine de engelleyemiyordu tiktaklar sinirlenmesini. Düşünüyordu kendi kendine, kibar bir insan olmasaydım, morartırdım şu adamın gözlerini!
Her kurabiyeye uzandığın da adam da uzatıyordu elini. Sonun da pakette tek bir kurabiye kalınca, bakalım şimdi ne yapacak? dedi kendi kendine.
Adam yüzünde asabi bir gülümsemeyle uzandı son kurabiyeye ve böldü kurabiyeyi ikiye. Yarısını kurabiyenin atarken ağzına, verdi diğer yarısını kadına. Kadın kapar gibi aldı adamın elinden ve aman Tanrım ne cüretkar ve ne kadar kaba bir adam, üstelik bir teşekkür bile etmiyor! Anımsamıyordu bu kadar sinirlendiğini hayatında.
Uçağın kalkacağı anons edilince bir iç çekti rahatlamayla. Topladı eşyalarını ve yürüdü çıkış kapısına, dönüp bakmadı bile kurabiye hırsızına.
Uçağa bindi ve oturdu rahat koltuğuna, sonra uzandı bitmek üzere olan kitabına. Çantasına elini uzatınca, gözleri açıldı şaşkınlıkla. Duruyordu gözlerinin önünde bir paket kurabiye! Çaresizlik içinde inledi, bunlar benim kurabiyelerimse eğer; ötekiler de O'nundu ve paylaştı benimle her bir kurabyesini! Özür dilemek için çok geç kaldığını anladı üzüntüyle, kaba ver cüretkar olan KURABİYE HIRSIZI KENDİSİYDİ İŞTE!...
27 Temmuz 2007 Cuma
İki Çeyrek Uçuşu...
Gözlerimi iyice yumdum, yüzümü sıktım. Ondan geriye doğru sayacak ve gözlerimi açtığımda her şey değişecekti, yavaş yavaş saydım, bitmesini çabuk istediğim bir süre idi ama yavaşça geçmeliydi, bir daha geri dönüşü olmamalıydı.
Her taraf karanlıktı, sokak lambalarına bir şey olmuştu sanki hepsi birden mi bozulmuştu acaba? Neden hiçbiri yanmıyordu. Hiç görmediğim şekilde boştu evin önündeki yol. Arabalar nereye gitmişti. Her taraf değişmişti sanki, ne kadar hızlı olmuştu bu değişim.
Çok uzaklarda, gözümün gördüğü en uç noktada bir beyaz ışık gördüm. Gitgide büyüyen bir ışık. Bana doğru gelen bir ışık, süzüle süzüle gelen bir küçük serçenin yansıması gibi esrarengiz bir ışıktı bu çünkü her taraf karanlıktı ve yansımanın oluşması için gerekli olan hiçbir koşul yoktu. Bana doğru geldi serçe, balkon duvarıma kondu, ayak parmağında bir küçük kağıt parçası vardı. Ayağını bana doğru kaldırdı ve ben kağıdı aldım, açtım ve okudum.
“hayal etmek istiyorsan çok fazla şeye ihtiyacın yok, düşüncelerini arındır her şeyden yeter…”
Ne demekti bu cümle, benim düşüncelerim yeterince arınmış değil mi? Ne engel oluyor hayaller diyarında dolaşmama, farklı bir iklim kuşağında yaşamanın ne anlama geldiğini tahmin edemem değil mi? O zaman neyi arındıramıyorum ben düşüncelerimde, neyi çıkaramıyorum acaba… Elimdeki kağıdı bir kere daha okudum…
“hayal etmek istiyorsan çok fazla şeye ihtiyacın yok, düşüncelerini arındır her şeyden yeter…”
Serçe bana bir şeyleri göstermek ister gibiydi, bir şeyleri anlatmaya çalışıyordu bu belliydi ama konuşamıyordu. Fakat illa ki konuşmaya gerek yoktu ki anlatmak için, sebep ki bana gösterebilirdi. Ve gösterdi de. Kağıdı aldığım ayaklarını gösteriyordu bana, tutmamı istiyordu. Tuttum da. Bir anda ayaklarımı yerden kesti. Yavaşça beni balkondan havaya uçurdu. İnanamıyordum. Yıllardır hep izlediğim yürüdüğüm caddeler altımda bir su akıntısı gibi görünüyordu. Çok farklı idi dünya yukarıdan, her şey çok küçüktü, minicikti. Biz gitgide uzaklaştık o kalabalık beton yığınlarından, yükseldik yükseldikçe hızlandık. Önce binalar ardından yollar yok oldu. Etrafımız genişlemişti ve güneşin ışıkları görünmeye başlamıştı. Dalga dalga parça parça yükseliyordu güneş ışıkları her biri farklı bir taşa çarpıyordu önce kırılıp başka bir taşın ardına düşüyordu. Yemyeşil düzlüklerin üzerinden geçiyordum sonra, gözümün aldığı her taraf yeşildi, altımda ceylanlar koşuyordu bir taraftan bir beyaz tavşan hızla kaçıyordu bir başka tarafa. İçinde idim zamanın, bir adım dışında kalmıştım şehir denen yıkıntıların…
Peki bitti mi şimdi…
Hayır…
"Tekinsiz yakalanmıştım çocuk
Karanlık aşikardı belki ama
Ben hazır değildim daha
İki çeyrek bileti elimdeydi ama
Tek başıma çıkamazdım ki bu yola…."
Fark etmedim bile çok uzaklarda olduğumu, çok yükseklerde sanıyordum kendimi ama uzun yeşil düzlükler üstünde yavaşça süzülerek iniyordum aşağılara. Göz alabildiğince uzanan yeşillikler ve uzaklarda gözüme çarpan ahşap evler gibi ağaçlar, çok uzun ve heybetli görünüyorlardı yukarıdan. Nasıl bir hayalin içerisinde olduğumu düşünüyordum nerelere gidecektim acaba ve daha çok sürecek miydi bu yolculuk. Ben bu düşünceler içerisinde iken ayaklarımın yere değdiğini hissettim. Gökyüzündeki rüzgar kaybolmuştu çimenlerin hışırtısı geliyordu kulaklarıma. Adımlarımla kendimi dengelemeye çalışsam da ilk defa uçuyordum ve bu iniş benim için bir ilkti ve düzgün inemedim yüzüm yeşil (daha önce hiç basılmadığını düşündüğüm) toprakların üzerine gelecek şekilde düştüm…
- Sanırım çok heyecanlı bir yolculuk geçirdin.
Bu ses nereden geliyordu. Ben nerede olduğumun şokunu atlatamamıştım daha ki, ikinci bir şok başlıyordu. Tamam anladım diye düşündüm içimden, balkonda uyuyakalmıştım ve olmayacak düşünceler sarmıştı beni ve şimdi arkadaşım gelip uyandırmaya çalışıyordu. Şimdi gözlerimi açacağım ve tüm bunlar kaybolacaktı. Keşke uyanmasam…
- Kafanı kaldırıp benimle konuşacak mısın? Hey yerde yatan insan, neden konuşmuyorsun?
Kulaklarım yanlış işitiyor herhalde…
Kafamı kaldırdım ve karşımda bana doğru bakan bir çift göz gördüm. Bir insana benzemiyordu. Elleri ve ayakları ilk bakışta gözüme çarptı, çok büyüktüler. Sonra saçları ve sakalları vardı. Siyaha yakın bir renkte idi ama tam siyah değildi. Kendimi toparlamaya çalışarak ve karşımda duran şeye(ne olduğunu düşünerek) bakarak ayağa kalktım. Daha ben ağzımı açmaya teşebbüs etmeden tekrardan konuştu…
- İlk gelenler hep bu şekilde iniyorlar. Aslına bakarsan dostum Miniktüy iyi bir yolculuk arkadaşıdır.(anlam veremediğim bir gülümseme vardı suratında) neden aval aval bakıyorsun suratıma, yoksa sen…
- Burası neresi?
İlk ağzımdan çıkanlar bunlar olmuştu.
- Burası hayalsiz yaşayan insanların asla giremeyeceği bir yer, mutluluk diyarı.
- Ben nasıl geldim buraya?
- Seni dostum Miniktüy getirdi buraya. Fakat şeyi soruyorsan, biraz önce dediğim gibi hayalsiz insanların asla giremeyeceği bir yerdesin.
- Yani bu benim hayalim mi?
- Tabi ki hayır sen sadece bu toprakların içerisine gelen bir konuksun. Senin hayallerin buraya gelmeni sağladı.
- Nasıl yani?
- Niçin buraya ilk defa gelenler hep bu soruları soruyor ve neden her ilk geleni ben karşılamak zorunda kalıyorum.
Sen mutluluk diyarındasın, mutluluk diyarına sadece mutlu olmayı düşünen ve hala daha küçücükte olsa yüreğinde sevgi tohumu kalan insanlar gelebilir. Şimdi soracaksın bana peki herkes gelebilir mi diye? Cevabı çok kolay;
Yapman gereken bir tek şey var, saatler iki çeyreği gösterdiğinde gözlerini kapa ve mutlu olabileceğin bir şeyi düşün, eğer düşüncen güçlü ise dostum Miniktüy seni buraya getirir.
- Hiçbir şey anlamadım.
- Önemli değil, anlamanı düşünmüyordum zaten. Herkes senin gibi, buraya kazayla gelirler. Benim anlattıklarımdan da bir şey anlamazlar. Fakat bu önemli değil nasıl olsa çok yakında anlarsın.
- Nasıl yani çok yakında anlarım?
- Hep burada durup seninle bu şekilde konuşacağımı mı düşünüyorsun yoksa? Hadi toparlan biraz da gidelim, görmen gereken daha bir sürü şey var ve seni bekleyenler…
Yok yok, inanmamalıyım herhalde bunlar gerçek olamaz. Hadi ama açayım şu gözlerimi artık, benim düşündüğüm hikaye bu şekilde bir şey değildi.
Düşünceler içerisinde idim ben fakat karşımda duran şey yanıma geldi ve kocaman elleri ile benim kalkmama yardım etti. Sonra da önüme geçip yürümeye başladı. Ben arkasından gidemiyordum. Durdu, arkasına döndü ve:
- hadi ama yürü biraz.
- Bir şey sorabilir miyim?
- Şimdiye kadar sorduğun gibi şimdiden sonra da sorabilirsin, benim görevim senin sorularını yanıtlamak ve seni mutluluk diyarı hakkında bilgilendirmek.
- Sen nesin ya da kimsin?
- Bu soruyu daha önce bekliyordum. Ben Araf’ım görevimde mutluluk diyarına gelmeye çalışan her kese yardım etmek. Sen ve senin gibiler ister ben ve benim gibiler de yardım eder buraya gelmenize. Buraya geldikten sonra da mutluluk diyarında olduğun sürece seninle birlikteyim.
- Yani senin gibi daha çok var burada.
- Bütün işleri benim yaptığımı mı düşünüyordun yoksa? Tabi ki burada çok yaşayan var. Biz Araflar yeni gelenlerin yolculuklarını kontrol eder ve bunları düzenleriz.
- Bana bir çimdik atar mısın?
- O nedir?
- Kolumu sıktırmak gibi birşey.
- Burada yaşayanlara zarar verecek hiçbir şey yapılmaz, yapamam.
- Fakat ben nerede olduğuma hala daha inanamıyorum.
- Bu sorun değil biraz daha bekle. Birazdan inanacaksın, seni ikna edecek birine gidiyoruz.
Yeşil çimenler üzerinde önde Araf ardında ben koşar adım yürüyorduk, fakat ben hala daha nerede olduğumun farkında değildim. Bir rüyanın içerisinde idim ve bu rüya birazdan bitecekti, uyanacaktım. Uçarken gördüğüm ağaçlara doğru yaklaştık, kocaman gövdeli ağaçlara doğru yürüyorduk. Tepemizde öten kuşların sesleri geliyordu, çok tatlı bir şarkı havasında idi ve burnuma gelen çok hoş kokular vardı.
Nerede olduğumu bilmiyordum ama burası çok güzeldi…
"Yırtık pırtık bir hikaye olsun buda
Eksiği olsun diğerlerinden ama
Fazlası olmasın…
Eşleştirilmedik şıklar boş kalsın
Önemli değil
Bir elinde çocukluğun diğerinde pamuk şekerin
Olsun…
Önemli değil
Bu okuduğun
Yırtık pırtık bir hikaye olsun…"
Bir biri ardına gizlenmiş ağaçlar. Her biri birbirinin kopyası, ne kayısı ne elma ne de daha başka, kocaman yaprakları ve kocama dalları var. Gövdelerinden bahsetmeme gerek yok sanırım. Kuş sesleri sonra, farklı türden fakat birbiri içerisinde ayırt edilemeyen yüzlerce farklı kuş sesi ve yerde ağaç kenarlarında birmiş çok farklı çiçekler…
- Bu çiçekleri başka hiçbir yerde göremezsin.
- Neden?
- Çünkü sadece mutluluk diyarında yetişirler de ondan. Dünya onlar için çok kirli ve karanlık.
- Adları nedir?
- İlk gülücük.
- İlk gülücük mü?
- Evet. Ne zaman sizin dünyanız da bir çocuk mutlu olsa ve yüzünde bir daha oluşmayacak şekilde bir gülücük oluşursa, mutluluk diyarında onun için bir ilk gülücük çiçeği çıkar.
- Çok güzel benim adıma da çıkan bir ilk gülücük çiçeği de var mı burada, varsa bulabilir miyiz?
- Aslında evet var ama daha sonra görmen çok daha güzel olur.
- Neden şimdi değil de daha sonra?
- Çünkü ilk gülücük çiçekleri çocuğun o ilk gülücüğü ile çıkar topraktan ve o gülücüğün sürdüğü sürece açar. Gülücük çocuğun yüzünde olduğu sürece ondan beslenir. Fakat ne zaman ki çocuk üzülür ve gülücük oluşmazsa yüzünde ilk gülücük çiçeği de besin kaynağını alamaz olur ve solmaya başlar.
- Tekrar gülerse çocuk, tekrardan açar mı Araf?
- Kaybolan gülücüklerin geri gelmesi çok zor olur ama, evet eğer tekrardan eskisi gibi mutlu olabilirse çocuk ilk gülücük çiçeği de tekrardan açar.
- O zaman benim çiçeğim soldu mu?
- Hayır tam olarak değil. Fakat daha öncesinde görmen gereken daha başka şeyler var.
Kafamı çevirdiğim her noktada güneşin ışıklarını görüyordum. Tek bir taraftan yansımıyordu sanki her taraftan geliyordu ışıklar. Birkaç tane garip hayvan gördüm yanımdan koşarak geçen, bir tanesi bir tavşana benziyordu bembeyazdı. Koşarak hızlı bir şekilde kaçtı benim onu izlediğimi fark edince. Fakat düşündüğüm zaman, benim için buradaki en farklı yaratığın Araf olduğunu anladım. Kocaman el ve ayaklı ve benim boyumda, yürüyor konuşuyor ama insan değil. Sanırım bir hayvanda değil.
- Şu karşıdaki akan şelaleyi görüyor musun?
- Kırmızı renkte olan mı?
- Evet o.
- Nedir o, suya bir şey mi karışıyor.
- Evet, kan. Ölen masum çocukların kanı karışıyor.
- Nasıl yani, burada kimsenin haksızlığa uğramadığını söylediniz?
- Evet burada kimse haksızlığa uğramaz, ya dünya da.
- Dünya
- Evet, dünya da ne zaman bir çocuk öldürülse ve kanı akıtılsa bu ırmak kan rengine döner, ağlar. Yaşam ırmağının çıkışıdır orası.
- Peki bir şey yapılamaz mı çocukların ölmemesi için? Elinizden gelen hiçbir şey yok mu?
- Hayır biz hiçbir şeye karışamayız orası sizin dünyanız ve orayı düzeltecek olan sizlersiniz.
Niçin diye bir soruyu soramamıştım dahi. Çocuklar öldürülüyordu dünyada. Savaş denen bir şey vardı ve anladığım kadarıyla Araf bana bu konudan da bahsedecekti ama yaşam ırmağını çok fazla dillendirmeden ve konuşmadan yürüdü.
Aklımda kalmıştı yaşam ırmağı ama ilk gülücük çiçekleri gibi değildi. Her ağacın dibindeydi ilk gülücük çiçekleri kendini fark ettiriyordu ve ben bana ait olanı görmek istiyordum. Bir yandan da önümde hızlı adımlarla yürüyen Araf a yetişmeye çalışıyordum tabiî ki. Kocaman ayak izleri bırakıyordu çimenler üzerinde, benimkilerin üç katı büyüklükte…
Biraz daha yürüdükten sonra, bir ağacın önünde durdu Araf ve benim gelmemi bekledi. Etrafımda ilk defa gördüğüm o kadar çok farklı şey vardı ki onlara bakmaktan çok gerisinde kalmıştım Araf’ın.
- Burası mutluluk diyarındaki görevimi bitirdiğim nokta. Buradan ileriye bensiz devam edeceksin.
- Nasıl olur Araf. Ben sensiz nasıl giderim, nereye giderim.
- Mutluluk diyarında kimse yolunu kaybetmez. Buraya gelirken iki çeyrek uçuşunu yakaladığın gibi burada da gideceğin yolu, şeklini bulursun.
- Peki sen neden gelmiyorsun.
- Benim görevim seni alıp buraya kadar getirmekti. Buradan sonrası için görevli değilim. Hem merak etme ileride seni bekleyen başka biri daha var… Hadi şu büyük ağacın ortasındaki boşluğa doğru yürü şimdi…
"Yürürüm bir koyu karanlığa
Nereye varacağımı bilmeden
Ve
Aldırmadan yalnızlığıma
İçimden gelen bir ses var
Beni çeken bir his
Gidiyorum yalnız
Gidiyorum sonu olmayan bir yolda…"
Etrafımı saran ağaçlar ve arkamdan bakan iki büyük göz olduğunu düşünüyorum. Yürüdüm Araf’ın gösterdiği ağaca doğru on kadar adım attıktan sonra ardıma dönüp baktığımda ise beni izleyen büyük bir çift göz yoktu, yalnızdım.
İyice yaklaşmıştım artık Araf’ın gösterdiği ağaca. Ancak sığabileceğim bir kovuğu vardı. Halinden belliydi buradaki en yaşlı ağaçlardan biriydi. İyice yaklaştım ve tam adımımı kovuğa atacağım sırada;
- Mutluluk diyarına hoş geldiniz.
Diye bir ses duydum, ayağımı geri çektim ve etrafıma baktım ama ne Araf vardı yanımda ne de görebildiğim başka bir canlı. Tek başıma idim görebildiğim kadarı ile bu kocaman ormanda. Tekrardan kovuğa doğru yöneldim.
- Mutluluk diyarına hoş geldiniz.
- Kimsin sen?
- Efendim ben koca ağaç, mutluluk diyarındaki geçiş kovuklarından sadece biriyim.
- Yani sen bir ağaç mısın?
- Teknik olarak evet ağacım.
- Ben ağaçların konuşamadığını düşünüyordum.
- Efendim burası mutluluk diyarı ve burada ilk defa karşılaşacağınız çok fazla şey var, sanırım benim konuşmam sizi çok şaşırtmamış olmalı sizi buraya kadar Araf getirdi değil mi?
- Evet. Çok haklısınız sevgili ağaç, özür dilerim koca ağaç.
- Mutluluk diyarına hoş geldiniz efendim, kovuktan geçebilirsiniz.
Üçüncü defa kovuktan geçebilmek için hareket ettim ve hızlı bir şekilde kendimi koca ağacın içerisine bıraktım. Kovuğun içerisine girmem ile çıkmam bir anda oldu, ne olduğunu anlayamadan ben, koca ağacın diğer tarafından çıkmıştım fakat etrafımdaki her şey değişmişti, şimdi gözlerimin önünde kocaman bir şato ve on metre kadar önümde beni bekleyen uzun boylu zayıf bir adam vardı, bana doğru bakıyordu.
Yürüdüm, uzun boylu zayıf adama doğru yürüdüm. Yanına yaklaştığımda ilk olarak onun konuşmasını bekledim.
- Araf ile buraya gelirken hiç sorun yaşadınız mı?
- Hayır ama hala daha tam olarak ne olduğunu anlamış değilim.
- Mutluluk diyarındasınız.
- Nedir bu mutluluk diyarı?
- Mutluluk diyarı, kötü ruhların asla bulamayacağı ve zarar veremeyeceği, kötülüklerden uzak, yerini sade iyiliği düşünen insanların bildiği bir diyardır. Buraya gelinebilecek tek bir yol vardır ve siz o yolu kullanarak gediniz, yani iki çeyrek uçuşu.
- Fakat niçin ben?
- Çünkü koşulları sağladınız ve buraya gelmek istediniz.
- Buraya gelen sadece ben değil mi?
- Tabi ki sadece siz değilsiniz. Siz son seferle gelen konuklarımızdan sadece birisiniz.
- Bu zamana kadar niçin haberim olmadı?
- Çünkü gerekli şartlar şimdi sağlandı efendim. İsterseniz içeri geçelim, bizi bekleyenler var.
Sol tarafa döndü ve bana eliyle yolu gösterdi. Kocaman bir şatoya gidiyordu gösterdiği yol. Nerede olduğumu düşünüyordum fakat artık bunun bir düş olmadığının da farkındaydım. Bu kadar uzun olamazdı hiçbir düş ve benim hayallerimin, benim kurgumun çok üstünde bir şey di bu. Sonunu görmek istemiyordum, ben daha başlangıçtaydım ve basamakları teker teker çıkacaktım. Yürüdüm, koca şatoya doğru yürüdüm ve arkamdan biraz önce konuştuğum uzun boylu zayıf adam da geldi.
Kapının eşiğine geldiğimde durdum. Uzun boylu zayıf adam kapının sol tarafına doğru yürüdü onunla birlikte yürüyecekken bana durmamı söyler gibi bir hareket yaptı. Olduğum yerde bekledim. Kapının yanına gitti ve yanındaki kolu aşağı doğru çekti, kapı yavaşça açıldı. Uzun boylu zayıf adam açık kapının yanında bekleyerek bana içeri girmemi işaret etti. Bir o kadar şaşkın bir o kadar heyecanlı halde açılan kapıdan geçtim ve şatoya girdim…
"İçinde yalan olan hayatların uzağına
Adanmış bir hikaye olsun bu,
Kimi yerlerinde saklı gerçekler
Kimi yerlerinde söylenmemiş yalanlar içersin.
Bir varmış hep varmış
Cinsinden anlatıla gelsin yıllarca…"
İhtişamı ile gözlerimi kamaştıran, devasa bir yapıydı karşımda duran. Bir kapı açılmıştı önümde, girişi el emeği her halinden belli olan desenlerle süslenmiş, kapının üstünde anlayamadığım bir şeyleri ifade eden şekiller vardı. Bir kuş kanatlarını açmış ve arkasında bir şeyi saklıyor, etrafta ise binlerce göz figürü var.
Kapı üzerinde resmedilenleri düşünerek içeri girdim. Ardımdan kapandı kapı. Uzun boylu zayıf adam ise yanımda yürüyordu. Düz bir koridordan geçiyorduk. Duvarlarda portreler vardı. Hiç konuşmadık ben etrafımdaki resimlerle ilgilenirken uzun boylu zayıf adam elinde tuttuğu anahtarla ilgileniyordu. Koridorun sonuna gelmiştik. Sağ tarafta beyaz bir halı ile kaplanmış başka koridor uzuyordu, sol tarafta ise bir kapı vardı. Uzun boylu zayıf adam bana sağ taraftaki yoldan ilerlememi gösterdi eli ile.
- Peki siz benimle gelmeyecek misiniz?
- Ben bu kapıdan geçmek zorundayım. Merak etme ileride seni bekleyenler var.
- Kimler bekliyor beni.
- Senin görmek istediğin kişiler.
Uzun boylu zayıf adamın yüzünde oluşan gülümseme içimi rahatlatmıştı fakat ben hala daha nerede olduğumu bilmemenin kuşkusu içindeydim. Bir düş gibi değildi bu gördüklerim fakat gerçekte olamazdı. Bir kuşun kanadına tutunarak yapılan bir yolculuk ve ardından anlam veremediğim çok farklı olaylar. Neredeydim ben? Düşüncesi içerisinde uzun boylu zayıf adamın gösterdiği yönde beyaz halının üzerinde yürümeye başladım.
Çok uzun bir yolculuk olmadı, çok kısa bir süre zarfında halının sonuna gelmiştim ve önümde bir kapı duruyordu. Acaba açmalı mıydım? Düşünmeden alimi kapı koluna götürdüm ve yavaşça kapı kolunu aşağı bastırdım. Yağlanmamış bir kapının çıkardığı bir sesle yavaşça açıldı kapı ve kendimi geniş bir odanın eşiğinde buldum.
Bir oda, yüksek tavanlı ve geniş iç hacimli. Duvarlarında farklı büyüklükte portreler, el yapımı. Tavan ise el işi süslemeli, dışarıda gördüğüm kapı süslemelerinden çok daha karmaşık ve çok daha gösterişli. Odanın ortasında bir masa var, oval şekilde ve etrafında koltuklar bulunuyor. Koltuklarda oturan onlarca insan var ve gözleri benim üzerimde. İlk anda odanın verdiği ihtişam duygusu ile üzerime çakılan bakışları fark etmemiştim fakat şimdi kafamı kaldıramıyordum ve ne yapacağımı bilemez bir halde kapının eşiğinde bekliyordum. Niçin bana bakıyorlardı? İçeri girmeliydim fakat adım atamıyordum olduğum yerde çakılıp kalıştım. Bu yolculukta yaşadığım en kötü zamanı yaşıyordum. Geçmiyordu zaman takılıp kalmıştı ve ne yapacağımı düşünemeyerek öylece birilerinin yardımıma gelmesini bekliyordum. Bir ayak sesi duydum, eşiğinde durduğum kapının diğer tarafından, bir el benim tam olarak açmadığım kapıyı tuttu ve açtı. İşte karşımda tekrardan o vardı. Araf, onu gördüğüme o kadar çok sevinmiştim ki. Burada tanıdığım tek insandı sanki.
- Araf, biz neredeyiz?
- Efendim mutluluk diyarı tanışma salonundasınız. Fakat ben Araf değilim. Ben tanışma salonu görevlisiyim. Buyurun yeriniz hazır. Sizi bekliyorduk.
Boş bir koltuk gösterildi bana ve oturdum. Ben koltuğa oturduktan hemen sonra masa da oturan en aşlı kişi ayağa kalktı ve:
- mutluluk diyarı tanışma görüşmesinin başlamış olduğunu bildirmekten onur duyarım. İşte huzurunuzda mutluluk diyarı tanışma görüşmesi sorumlusu Hapas…
bu anonsun ardından, benim içeri girdiğim kapıdan uzun boylu zayıf adam girdi ve en baştaki koltuğa doğru hızlı adımlarla yürüdü.
- Mutluluk diyarının değerli konukları. Sizleri yalandan ve kötülüklerden uzak, doğruluk ve kardeşliğin ve en önemlisi mutluluğun baş tacı edildiği bu toplantıda görmekten gurur duyuyorum. İki çeyrek yolculuğu ile buraya geldiniz ve hepiniz şimdiye kadar ne olduğuna anlam veremediniz. Bilinmedik gözleri üzerimde hissediyorum fakat inanın bana bu toplantının ardından niçin burada olduğumuzu ve mutluluk diyarına niçin geldiğinizi çok iyi anlayacaksınız…
İki çeyrek uçuşunu düşündüm aklımdan. Sekiz gece önce ilk adımımı atmıştım oysa fakat sonu gelememişti. Şimdi neresindeyim? İki çeyrek yolculuğu neyin başlangıcı idi? Nelere son nokta olacaktı?

